~~~~~~~~~~~~~~~

Dünde Saklı Sonsuzluk



Otobüsün camına yaslayıp yüzümü, yalnızca bakıyordum yol boyu ama... Binalar, insanlar, arabalar, kenarlardaki büyüklü küçüklü ağaçlar, yolun belirip kaybolan çizgileri, gecenin zifiri karanlığı.. Sadece bakıyordum.. Görmediğimi saatler sonra aniden gökyüzünde çakan şimşeğin gözümü almasıyla anladım. Kafamda binlerce düşünce ile saatlerce bakmıştım kıvrıla kıvrıla giden yola. Kader, sen ve yol.. Yollarında düşe kalka yara alan ben.. Bir türlü tamama eremeyen biz.. Aklımdan geçenlerin hızına yetişemiyordum, her şey birbirine giriyordu. Bozuk plak gibi durup durup beynim başa sarıyordu.

Yürüyordum aşkın üstüne doğru ama gel gör ki tam tutunmaya, tutuşmaya çalıştığım anda düşmekten korkuyordum. Hep düşmemiş miydim kendi üstüme sonrada yüreğimi eze eze her seferinde vermemiş miydim esen yele! Şimdi koşmak istiyordum yalın ayak.. Arkama bakmadan.. Parçalarımı toparlamaya, sarmaya çalışmadan.

Özümden akan yaşların yastığımın kılıfını ıslatmasından bıkmıştım. Artık sabah güneşi kirpiklerimden öpmeliydi ve ayazdan kalma günler dağılmalıydı. Çiçekli bir gülümseme dudağımın kenar semtlerine gelip kıvrılmalıydı.

Ne güzel olurdu yelpazemi salladığımda kaybolan sıcak gibi kaybolsa ömrümüze buz yağdıranlar. Ne kadar düşünürsem düşüneyim " Dünya, bir dilek gerçekleştirme fabrikası değil." aksine cahilliğin, acımasızlığın başkenti. Onun için düşünmeyi bırakmalı ve yeniden düşmeli yollara. Ama bu sefer ermeli bu yol huzura.


Gel seninle rengarenk çiçeklerle bezeli pencerelerin yanından geçip dar sokaklarda kaybolalım. Begonvilli balkonlara hayran kalalım. Köşedeki dükkanda sakızlı muhallebi yiyelim. Mesela sokak ortasında pys dansı yapan bir çocuğa gülümseyelim. Piposuna tütün dolduran amcanın oturup yanı başına aşk hikayelerini dinleyelim. Bize taş plaktan şarkılar çalsa biz dinlesek dinlensek. Ama ne yaparsak yapalım gitmesek. Çünkü ne vakit karışsak gitmelere göklerin güneşi boynunu büküyor, bulutlanıyor gözleri. Hadi onun rüzgarı var bulutlarını dağıtacağı, ya benim?

Sonunda otobüs sabaha karşı otogara giriş yapmıştı. Karanlık henüz sabahla öpüşmediği için ortalık hala zifiriye teslimdi. Bilmediğim bir şehirde, bilmediğim insanlar arasından otobüsten indim. Nereye gideceğimi bilmeden sadece yürüyordum ta ki arkamdan bir ses "nereye gidiyorsun?" deyip o gülümsemesiyle bana aydınlığı sunana kadar.

Saatlerce süren, uykusuz, düşünceli geçen bir yolculuğun ardından işte karşımdaydı. Bir süre karşılıklı gözlerimiz kilitlendi. Sonra aniden koşarak sarıldık birbirimize. Başımı omzuna koyduğumda tüm beynimi kemiren düşünceler çekip gitmişti. Onun yanındayken huzuru soluyordum. Ellerimiz kenetlendiğinde sanki dünya avuçlarımın içine veriliyordu.

Uzun bir sessizlikten sonra dönüp bana "Allah aşkına nereye gideceğini biliyor musun ki otobüsten inip gidiyorsun?" diyerek gülmeye başladı. Gerçekten bilmiyordum ama o kadar aklım karışıktı ki otobüsten indiğimin bile farkına varmamıştım.

Bir taksi çevirip bindik. Öylesine uykusuz ve yorgundum ki omuzlarında o an uykuya dalabilirdim ama şoför sanki araba sürmüyor ralli yapıyordu. Böylelerine ehliyeti nereden veriyorlardı ki! Allah'tan yolculuk kısa sürmüş ve eve gelmiştik.

Kapıdan içeriye girer girmez sımsıkı sarılmıştık sanki dünyada sadece ikimiz kalmıştık. Bir süre sonra kollarında uykuya dalmıştım. Sabah gözlerimi açtığımda hayatımın en güzel uykusunu uyumuştum. İçeriden gelen tıkırtılara bakılırsa kahvaltı hazırlıyordu. Usulca mutfağa doğru yöneldim. Mutfak kapısını bana ses gitmesin diye kapatmış ama kapı aralık kalmıştı. Hemen kapı aralığından onu izlemeye başladım. Nasıl mutlu görünüyordu. Kaderin tüm acımasızlığına rağmen bize verilen o huzur anını ciğerlerime depoladım.

Yüzümdeki şaşkın gülümseme ile onu izlediğimi fark edince tutup ellerimden çekip oturttu masaya. Harika bir masa hazırlamıştı. Özene bezene kendi usulünde tostlar, kayısı kıvamında yumurtalar, biberler,domatesler, peynirler ve olmazsa olmazımız nutellamız ve daha neler neler hepsini büyük bir özenle dizmişti masaya.

Elimden bırakıp çatalı, tuttum ellerinden.. Gözlerini öylece dikmiş bana bakıyordu. Dedim " sen hep böyle bak bana çünkü sen bakmazsan serilir yüzüme ayaz, bakışım donar, üşür dudaklarım."
Dakikalarca kenetlendi bakışlarımız, ardından dudaklarımız... Yüreklerimizin sıcaklığı şehrin alev alev yakan sıcağını çoktan aşmıştı.


Aşkın ateşiyle kavrulan günler yaşıyorduk. Kah gülüyorduk doyasıya, kah bırakıyorduk kendimizi dansa, kah yemekler yapıyorduk büyük tartışmalarla. Evet evet tartışıyorduk çünkü olay sen mi iyi aşçısın, ben mi olmuştu. Ama itiraf etmeliyim onun eline su dökemezdim. Onunla yemek yapmaksa büyük bir keyifti.

Son gün geldiğinde günlerdir mutluluktan çarpan kalbime hüzün gelip çöreklenmişti. İşte yeniden gidişler düşmüştü payımıza, hasretlik bekliyordu kapıda.. Gözyaşlarımı tutamadım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Parmağının ucuyla dokundu gözyaşlarıma "sakın, sakın ağlama..şimdi bak gözlerime bil ki dünün koynunda saklı bir sonsuz var işte o bizim asla unutma" dedi. Ey yar, unutmadım ne dünü ne de sonsuzluğumuzu.

Hamiyet Akan

Not: Hikaye tamamen hayal ürünüdür. 

Sevgili Kahve Tadında geçenlerde bana bir mim göndermiş. İçinde pipo, taş plak, yelpaze, cahil, pys, yastık kılıfı, ehliyet, sakızlı muhallebi bulunan bir hikaye yazmamı istemişti. Pek başarılı olamasam da elimden geleni yaptım :) Kendisine bu güzel mim için teşekkür ediyorum. Ben de mim topunu Narkoz, Yalnızlar Rıhtımı ve Handan'a  atıyorum evet söz siz de efenim :)) Bu arada herkese günaydın ve mutlu pazarlar :)


 
Theme:deluxetemplates.net